HAYAT |

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak…

Hep isteyip de “bir gün yaparım” diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını, zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri; küçük şeylerle başlamalı belki, örneğin birkaç durak önce inip servisten, otobüsten, yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini, gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...


Karda, yağmurda, sevincine, coşkusuna; fırtınada, boranda, öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu, bir gencin düşlerinde geleceği, bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!

Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük, her hayal kırıklığı, her acı, bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için, kaçırmamalı!

Çünkü hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için; hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...

Ne herkesi düşünmekten kendini, ne kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli çok kısa olduğunu hayatın, hep vermek ya da hep almak için...

Sadece anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...

Hafızası olmalı insanın; hiç değilse aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için! Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi, ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin, zaman bulabilsin bir teşekkür, bir elveda için...


Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer, asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten, ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı her şeye sahip olamayacağı gibi...

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı!

Nazan  Danacıoğlu

...Yorumlayın-Paylaşın...

1 ÇOCUK 1 LİMAN 2 YEMİN | K. TAZEOĞLU


anılar kentlerde yaşar sevdiğim
kayalar asıl yüzlerimiz olur kimi zaman
tüm gökyüzü çiçekler için vardır oysa
rüzgâr utangaç bir kızdır
sessizce teninde dolaşır
kokusunu bırakır yasak yolculukların
kan kesmiştir gözleri çocukların
uykularında çekmeceleri yağmalanır
can olur martıya özlem
kırık kanadını sarar sarmalar da uçar
tüm durakları kentin geceleri görünmez olur
kıyılar denizsizdir

uçurumlar gölgeler için yaşar
ateşten dili gül iklimi kadınlarının öpüşlere yasaktır
trenler eski şehirlerden geçer
...
yabancılık bir kenttir sevdiğim
yabancılık bir kenttir

her dokunuş için bir başkası olmak gerekir hatırla
hiç tanımadığın bir öpüş seninkidir aslında
ne zaman nerde yitirdiğini bulmak zordur ıssız kırılganlıkların
işte bu da öylesi bir kargaşadan somutlanmış bir izlektir
pas tutmuş acıları kullanır çark
her sevdalanış bir izdiham yaratır
kargaların tarlasında bir korkuluk olursun
dudağının kırmızısını
esmer akşam üstleri alır
kavşaklar acımasızdır
bir o kadarda şefkatli
hep seni bekleyen hileli bıkkınlıkla ayaklarını parçalar
aşka sınır arar
tek gerçeği kendidir öldürülmüş kentlerin
işte sorgulanmış baharların ele vermediği kız
şuna inan şimdi birisi daha öldü herkes biliyor
yalan söyleseler de sinsice çıkıyorlar kentlerinden
hepsini bütünleştiren yüreklerinin
sonsuz karanlığında buluşuyorlar
onlar dua ediyorlar bizim ölülerimiz için
sonrası gece oyuncak bir kelebek
kırık kanadından yapılmış yaralı bir kuşun
"insanları olması şart mıdır bir kentin"
diye ilk sorduğumda kendimden utanmıştım
ağlamaklı bir çocuğun düşünde yargılamıştım kendimi
istasyonlarını varoşlarını gezmiştim kentin
özür dilemiştim
...
havada uçuşan ince esmer parmakların
eski ve unutamadığın aşklarınla vurdu kaç kez bana

bir büyük kent çölünde koşacaktır çocuk tepeye
bir daha çıkamayacak olsa da
o bizim nerde olduğumuzu her zaman bilecektir
her şey bir bakışla başlamıştı
bir çocuk bir liman iki yemin
seni seviyorum


Kahraman Tazeoğlu
10 Ağustos 1969'da İstanbul'da doğan şair, yazar ve radyocu Tazeoğlu, edebiyat ortamına 2001'de girdi. Tazeoğlu'nun tümü Yedi Harf Yayıncılık'tan çıkmış eserleri:  Seni Içimden Terk Ediyorum (şiir), 2001; Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi (şiir), 2002; Mavi Ada Mektupları (mektup), 2002; Tutsak Mektuplar (mektup), 2004; Araz (roman), 2005; Susacak Var (roman), 2006; Mavi Ev (öykü), 2007.

...Yorumlayın-Paylaşın...

SEVGİLİLER GÜNÜ | 14 ŞUBAT 2015


HAYDİ AŞKA

de ki bir varmışız iki yokmuşuz da
kutsanmış bir günü kutluyormuşuz
senle ben: ikimiz
yine bir on dört şubat

de ki yüz? yüze durmuşuz
de ki el? ele vermişiz
de ki göz? göze gelmişiz
yine bir on dört şubat

ve demiş ol ki sen...
her ne olacaksa olsun
bu kutsal günümüzde
senle ben: birlikteymişiz
yine bir on dört şubat

ve demiş olayım ki ben...
çıkalım? ikimiz bugün
gidelim? o çay bahçemize
öyle bir şey yapalım ki çok özel olsun
uyuversin günün anlam ve önemine
yine bir on dört şubat

demiş ol ki sen...
fiskos sehpacığı? bir
küçük tabureler? iki

demiş olayım ki ben...
çalar saatler? iki
sıcak çaylar? iki
taze simitler? iki

demiş olalım ki ikimiz...
ve her şey: ilk günkü gibi
yine bir on dört şubat


demiş ol ki sen...
terkedip uçan bülbüllere inat
ne unuttum ne unutturdum
güllerin bu gününü birbirimize
bak sen oluverdin sevgilim benim
yine bir on dört şubat

demiş olayım ki ben...
açmadan solan kaç güle inat
gülümsedim sana gülümsettim seni
sen oluverdin benim sevgilim bak
yine bir on dört şubat

ve desinler ki görenler bizi...
ney? mişiz biz meğer
ne bir? ne üç? hayır!
herhangi? bir bile değil
...iki... sevgiliymişiz!
yine bir ondört şubat

ben diyeyim: yalnızca
sen de ki: hiç değilse
...bir... günlüğüne!
yine bir on dört şubat

h a y d i - a ş k a !
diyecekmişsin de sanki
korkuyormuş gibi/sin
yine bir on dört şubat

n e - d e r s i n ? ? ?
yine bir on dört şubat
yine bir on dört şubat
... y i n e - m i - b i r ...

[ "De ki..." | Uzun Şiirler | CndEdit | 14 Şubat 2011 - 2015 | İstanbul ]
...Yorumlayın-Paylaşın...

YENİ YIL İÇİN | KİBRİTÇİ KIZ MASALI

Aralık ayının son günü, karlı bir hava. Gökyüzünde füme renkli bulutlar, yeryüzünde dondurucu bir soğuk. Şehir yeni yıla girmeye hazırlanıyor. Akşam karanlığı şehrin üzerine perde perde inerken, sırtı hafif kambur, zayıf, üstübaşı ince ve eski, eli yüzü soğuktan morarmaya başlamış bir kadın; ağır adımlarla yürüyor...
Yılbaşı için süslenmiş dükkânların vitrinlerine baka baka ilerliyordu kadın. Bin bir çeşit aksesuvarla süslü, bu bol ışıklı vitrinlerden gözlerini alamıyordu. Yanıp sönen, renk renk ışıklar bir mıknatıs gibi onu kendine çekiyordu. Hem yürüyor, hem üşüyor, hem bakıyor, hem üşüyordu. Ayakabılarının altı iyice incelmişti. Yazlık ayakkabılardı bunlar. Ayakları su çekiyordu. Üşüyen yüzünü korumak için yakasını kaldırdı. Burnunu çekti. Derken bir şimşek çaktı...
Havada mı? Beyninde mi? Gözlerinde mi?
Bilemedi. Etraf aydınlandı...

Önündeki vitrinin camına, adeta yapıştı. "Ne güzel gelinlikler bunlar. Allahım ne güzel!" Sanki onlara dokunacakmış gibi, ellerini cama dayadı. Hele birisi vardı ki... Gözlerini, ondan alamıyordu: "Upuzun duvağıyla ne kadar da güzel. Kendisi güpür dantel, eldivenleri dantel!" Asla bir gelinlik giyme şansı olmamıştı bu yalan dünyada. Uzun süre ona bakıyor, inceliyordu. Bir iki adım geri giderek, beyaz ayakkabılarını süzer gibi oldu: "O gelinliğinin altında, acaba nasıl duracaktı bu ayakkabılar..."

Ama... Ama!
İki ayağında, iki ayrı model beyaz ayakkabı. İki çift pabucun, elde kalan sağlam tekleriydi bunlar. Üstelik, ıslak mı ıslak! Naylon çorapları da kaçık!
İçi acıyordu. Birden ayaklarının ağırlaştığını fark etti.
Ayaklarını zorla hareket ettiriyordu.
Vücudu nasılda ağırlaşmıştı.
Gençlik hayallerine dönüyor, başını kaldırıp gelinliğe bakıyordu, hayran hayran.
“Gençliğimde olsaydı, ne kadar da çok yakışırdı bana...”
Hava iyice kararmıştır artık. Şahane gelinlik gözlerinin önünden, ağır ağır uzaklaşmaktadır. Kim bilir? İçi üşür, hüzünlenir. Ağlamakta olduğunun farkında değildir. Gözyaşları soğuk havayla kucaklaşmaktadır. Arkasına döner zorlukla…
Yine bir şimşek çakar. Havada mı? Beyninde mi? Gözlerinde mi? Bilemez yine… Etraf aydınlanır.
Şehrin kalabalığını görür bu sefer. Yoğun bir trafik ve koşuşturan, acelesi olan insanlar.
"Evlerine sıcak yuvalarına koşuyorlar. Hiçbirinin, diğerinden farkı yok sanki..."

Yeniden düşüncelere daldı... "Kimse beni bilmiyor, tanımıyor. Kimse beni umursamıyor bile. Ben yokum onlar için. Ama buradayım. 'İnsan’ kardeşlerim. Görün beni! ”
Eliyle gözyaşını silmek istiyor. Kolunu zor kaldırıyor. Sileyim derken, soğuktan donmuş gözyaşları geliyor eline. Avucuna alıp bakıyor. Mırıldanıyor: “Gözyaşlarım! Hepsi birer inci tanesi...”
Onları düşürmekten korkarak avuçlarını kapatıyor. Olduğu yere, yavaş yavaş çökeyim derken yuvarlanıyor yere. Çok uykusu gelmiştir...

Son bakışı, göğe doğrudur. Şimşek tekrar çakar. Şahane gelinliği görür yeniden yukarılarda: içinde bir genç kadın! Gelinlik ve içindeki kadın ona yaklaşır gibi olur; gülümser. “Bu gelin benim!” der, kadın. "Gelin olmuşum!
Avucunu açar bakar. İncileri su olup yok olmuş. Yerlerinde, sadece bir ıslaklık...

Bakmaktan yorulan gözleri yavaşça kapanır. Uykuya dalmıştır artık...
Belki de o "son uyku"ya... (Dudaklarında... O, hafif tebessüm...)

31.12.2014 | İnci Arslan | Selimpaşa

Yeni Yılınız Kutlu Olsun.
Tüm Dünya İnsanlarına: Barış ve Huzur Dolu, 
Kardeşçe Bir Yaşam Diliyorum!
...Yorumlayın-Paylaşın...

ÖLÜM BİLE | AHMET ERHAN ŞİİRLERİ

Ölüm bile geç kaldıktan sonra 
Bütün ilkleri sona bırakmanın belki de tam zamanı
Ben her şey bir ırmaktır sanırdım
Bunun için günlükler tutmaya kalktım
Ve tarihleri karıştırdım nasıl da

Aldım şapkamı gidiyorum şimdi
İniyorum kentin çekirdeğine
Kendime yeni dalgınlıklar buldum son günlerde
Dev yapılar ufuk çizgisinin önünde birer parmaklık gibi
Kırmaya kalksam çocuklar uyanacak
Ben odama döneyim en iyisi

Öyleyse nice yağmur
Niye bir kız saçı gibi sokaklarda
Aynaya baksam kalbim görünür
Aklımda gitgide büyüyen yara

Bir ağacın en uzak dalı gibi sessizce çürür
Ölüm, evet ölüm bile geç kaldıktan sonra

"Ölüm Bile" | Ahmet Erhan

Ahmet Erhan (1958-2013): Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü ve uzun süre Türkçe öğretmenliği yaptı. Adana Demirspor'da futbol oynadığı sırada, ağır bir sakatlık yaşadı. Ardından, kendini şiire verdi. Sırasıyla, Behçet Necatigil (1981), Yunus Nadi Armağan (1992), Cemal Süreya ve Halil Kocagöz (1997), Behçet Aysan (2005), Melih Cevdet Anday (2008) "şiir ödülleri"ni almış olan Erhan 1978 kuşağının öne çıkan şairleri arasında yer alan oldukça duyarlı bir kişilikti... ...Yorumlayın-Paylaşın...

ÖĞRETMENLER GÜNÜ | 24 KASIM 2014

Bugün 24 Kasım 2014  "Öğretmenler  Günü". Emekli bir öğretmen olarak gururluyum; hüzünlüyüm, dolu doluyum.  Öğretmenliğim boyunca, nice çocuğa "emek verdim":  öğretip yetiştirdim. Onlara, kendi ailemdenmişler gibi sıcak bir "aile" ve bir "anne" şefkatiyle yaklaştım.
Nice "fidanlar" dikip, o fidanlarımı "bilgi"yle" suladım...
Onları "heyecan, öğrenme azmi, doğruluk/dürüstlük, saygı/sevgi, yöntemli düşünme, hedefler edinip o hedeflere ulaşma ve yeniliklere açık olma vb kavramlarla besledim, büyüttüm çok uzun yıllar.
"Fidan"larımın yetişip, "çiçek ve meyve"lerle dolu, yetişkin birer "ağaç" olduğunu gördüm: hem mutlu hem de gururluyum!
...
Elbette, ben de bir zamanlar öğrenciydim. Benim de "öğretmen"lerim oldu...
Bu günü kutlarken, bu günlere gelişimi anmadan geçmemeliyim...
1960 yılı Haziran'ında "Edirne  Kız  Öğretmen  Okulu"nu bitirdiğimiz gün, arkadaşlarımızla mezuniyet gününde, hep bir ağızdan şu marşı söylemiştik:

"Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk’e denk;
Korku bilmez soyumuz...
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş...
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.

"Öğretmen Marşı" | İsmail Hikmet Ertaylan

Ben, bu marşı bugüne kadar "47 kez", her "Öğretmenler Günü"nde söyledim: yüreğimden gelerek...
Bu marşta verilen her sözü kendi sözüm saydım. Harfi harfine uydum ve sözümü yerine getirdim: içimden gelerek...

"Öğretmenlik bayrağı"nı genç arkadaşlara bırakalı bir hayli zaman oldu...
Tüm öğretmen arkadaşlarımın ve yaşayan tüm öğretmenlerimin "Öğretmenler Günü'nü kutluyor, hepsine sonsuz başarılar diliyorum.

Öğretmenler için iki güzel şiiri de, sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Ben bir öğretmenim okulların birinde
Duymayı, düşünmeyi öğretirim derslerimde...

Bir söz yağmurudur, ders dediğin de,
İnsan göklerinden, rahmet yerine,
Kitaplar dolusu yağar da yağar...
Benim çocuklarım bu bahçelerde,
Bu yağmur altında ıslanmadalar.
Bir yağmur sonrası gelin seyredin,
Her taraf tepeden tırnağa bahar...

Bulutsuz masmavi dünyalarına,
Sevginin, sevincin güneşi doğar.
Böyle çocuklarla dolar her yanım,
Çocuklar kardeşim,
Çocuklar arkadaşım,
Canım...


Onlarda toplanmıştır
Geçip giden zamanım,
Bir parıltı görsem gözlerinde,
Bilgiden, anlayıştan yana,
Bir hal olur bana...

Zannedersiniz ki, dünyalar benim...
Çocuklar, kitaplar, yazı tahtası
Enine boyuna bütün zamanlar,
Dört duvar arası bir dersanede,
Her dinden, her dilden gelmiş insanlar.
Bizimle konuşur hayal ederler,
Bağlanır kalırız kendilerine.
Hikâye anlatır, şiir söylerler,
Mutluluk üstüne, ümit üstüne..."

"Ben Bir Öğretmenim" | M. Gündüz Göktürk

"Ben öğretmenim,
Sevdalısı bu yurdun.
Dolaşırım sınırlarında yurdumun
En yüksek burçlarına çıkar,
Bayrak olurum.
Ben öğretmenim,
Bir rüzgâr olur eserim,
Erzurum yaylasından.
Bütün yaylalarımda dolaşırım.
Özgürlük olurum.
Ben öğretmenim,
Yalnızlık türküleri söylerim, mezralarda…
Kemeraltı çarşısındaki insan seline karışır,
Karışır yüreğim…
Umut olurum.
Ben öğretmenim,
Göçmen kuşlar gibi dolaşırım yurdumda,
Geceyle biter yolculuğum.
Aydınlık olur her yan. Işık olurum.
Ben öğretmenim,
Baharların sevdalısı…
Çocuklarımın gözlerinden akıp içeri,
Can veririm.
Hayat olurum.
Ben öğretmenim,
Gökyüzü hepimiz için mavi…
Bulut olur dolaşırım göklerde.
Sonra indiğim yerde,
Rahmet olurum."

"Ben Öğretmenim"  | Adem Akyol

Ayrıntıları seven okurlarıma, kutlanan bu "Öğretmenler Günü" kutlamalarıyla ilgili birkaç önemli not ekliyorum:

"Öğretmenler Günü", öğretmenlik mesleğini yürüten kimseleri onurlandırmak için çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama günüdür.

Türkiye’de her yıl 24 Kasım, "Öğretmenler Günü" olarak kutlanır. Niçin 24 Kasım?
Çünkü 1928 yılının "24 Kasım"ı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün "Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği"ni kabul ettiği gündür.


Pek çok ülkedeyse 1994’ten beri her yıl "5 Ekim" günü, UNESCO önerisiyle "Öğretmenler Günü" olarak kutlanmaktadır. "5 Ekim" günü, 1966 yılında Paris’te gerçekleşen “Öğretmenlerin Statüsü Hükümetlerarası Özel Konferansı”’nın sona erip UNESCO temsilcileri ile ILO tarafından “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi”’ni oybirliği ile kabul edilişinin yıldönümüdür.

Kendi kültürel ve tarihi özelliklerine, okul tatil günlerine göre çeşitli ülkelerde farklı tarihler, Öğretmenler Günü olarak belirlenmiştir. Örneğin 12 Arap ülkesinde (Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Fas, Katar, Libya, Mısır, Suudi Arabistan, Tunus, Umman, Ürdün, Yemen) her yıl "28 Şubat" günü, "Öğretmenler Günü" olarak kutlanmaktadır. Bu özel gün bazı ülkelerde iş günü içinde, bazılarındaysa tatil gününde kutlanır. ...Yorumlayın-Paylaşın...

SERÇE ve SONBAHAR


Sonbahar geliyor serçe
Yuvanı nereye yapacaksın?
Rüzgâr başka türlü esecek
Yağmurlarla ıslanacaksın!

Halbuki, ne kadar da sıcaksın!

Sonbahar; rüzgâr, yağmur... Ağaçların yaprakları ölüme uçuyor. Önce sararıp soluyor sonra kahverengi oluyor. Dalından düşüp rüzgâra karışıyor. Doğa, korumacı kimliğine bürünüyor. Bazı hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Göçmen kuşlar sıcak ülkelere gidiyor seneye tekrar gelmek üzere... Kaçı dönebilecek, kaçı eski yuvalarını yerli yerinde bulabilecek... İnsanlar telaş içinde koşturuyorlar; yaşam mücadelesi içindeler. Aş düşünüyorlar başka şeyler düşünmeye zamanları yok.
Ah! Seni acımasız ve geri dönüşümsüz "zaman" seni!
   Acımasız insanoğlu, bu sonbaharı kana bulamaya devam ediyor. Egemen güçlerin birtakım maşalarıysa, ölüm, hastalık, yakmak, yıkmak, çocukları öksüz, yetim, evsiz, yersiz, yurtsuz bırakmaya koşullanmış azgınca koşturuyor. Haritalar değişiyor. Birtakım kişiler kendi aralarında toplanıp, insanların, milletlerin hatta devletlerin kaderini değiştirecek planlar yapıyor ve bunları uygulamaya sokuyor. Uzun yıllardır bu hep böyle.
   Nefret, acımasızlık, suç atma, kanunları düşüncelerine göre yersiz ve sorumsuzca uygulama, insanların kaderiyle oynama almış yürümüş.
   Milletlerin kültür değerlerini yok etmeye çalışma ve bunları uzun yıllar boyu sistematik bir şekilde yapma. İnsanların biz ne zaman değiştik, ne zaman vurdum duymaz olduk; eskiden şöyle şöyleydi, şimdi böyle diye başlayan söylemlerine bıyık altından gülmeler. Gençlerin yaşlılara, oooo sizin devriniz geçti şeklindeki çıkışmaları; yaşlılarınsa, ne olacak bu gençliğin sonu diyerek kaygılanmaları...


   Üşüyorum minik "serçe". Rüzgâr beni de üşütüyor, yağmurlar beni de ıslatıyor.
Yuvamda yalnızım... Dışarda yağmur yağıyor, dünya ıslanıyor üstündeki her şeyle.
Ben içerde gözlerim kupkuru; çaresiz yaşlılığım ve yalnızlığımla, gelecek baharı bekleyeceğim...
Bin bir dilekle bekleyeceğim. Ve diyeceğim ki:

   Nefret, kıskançlık, anlayışsızlık, "neme lazımcılık", "bana dokunmayan yılan bin  yaşasıncılık" son bulsun; yerine insaf, izan, merhamet, ileri görüşlülük, hoşgörü ve sevgi gelsin...
   Yurduma güneş doğsun... İnsanlar kardeş olsun...
   Çocukların, ana ve babaların; tüm "insanlığın" yüzü gülsün!





...Yorumlayın-Paylaşın...
Related Posts with Thumbnails