Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayatın Gerçeği

Sabah ezanı okunuyordu. Ayşe Hanım gözlerini açtı ve yattığı yerden kulak kabarttı. İçinden müezzinle birlikte aynı sözleri tekrarladı. Ne güzel okunuyordu. Ezan sesi, her duyuşunda içini tarifsiz bir sevinçle dolduruyordu. Ses kesilince “Namaz uykudan hayırlıdır,” diyerek doğruldu. Kalktı, banyoya geçti. Abdest aldı, namazını kıldı. Secdeye her başını değdirdiğinde Allah’ın huzuruna varmış gibi oluyordu. Namazını bitirdi. Avuçlarını açıp verdiği nimetler için Allah’a şükretti.
Mutfağa geçti. Çaydanlığa su doldurarak ocağın üstüne koydu ve altını yaktı. Şöyle bir etrafına baktı. Her zamanki günlük işleri onu bekliyordu. Kafasında yapacağı işleri planladı. Böylece zamandan kazanıyordu. Kahvaltı hazırlanırken çocuklar uyandırılacak. Eşi, kendi uyanır ama giysileri hazırlanacak. Kızı işe uğurlanacak. Oğulları okula gidiyorlar. Bakalım bu sabah kaç defa duyacak şu yakınışları:
- Anne, bakar mısın temiz gömlek istiyorum.
- Anne, çoraplarımı bulamıyorum.
- Anne, biraz gelir misin? Babamdan harçlık alırken biraz fazla al. Arkadaşlarla sinemaya gideceğiz.

Yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti. Artık kendi işlerini kendileri görecek yaştaydılar. Ama hâlâ ondan yardım bekliyorlardı. Kendisi mi yumuşaktı, iyi mi yetiştirememişti çocuklarını bilmiyordu.

Kızı bir bankada çalışıyordu. Artık yirmi beş yaşına gelmişti. Evlenmesini istiyordu. Torunları olsun, onları sevsin. Ama kızı, evliliğin adını bile anmıyordu. “Benim belli hedeflerim var. Onlara ulaşmadan olmaz,” diyordu. İçini çekti, hüzünlendi. İki oğlu vardı. Oğulları lisede okuyorlardı. En büyük arzusu onları üniversitede görebilmekti. Her fedak
ârlığı onlar için yapıyorlardı. Onlarsa ne kadar vurdumduymaz, ne kadar yaşamdan habersiz görünüyorlardı. Ya da huzurlu ve güvenli bir aile ortamında, geçip giden zamanı fark etmeden, asla geri dönülmeyecek olan bu günleri sorumsuzca, gönül rahatlığı içinde, üzüntüsüz, dertsiz yaşıyorlardı.

Önce kızının odasına gitti. Sevgiyle saçlarını okşadı.
- Selin ! Kalk kızım...
Selin soldan sağa döndü. Saçları yastığın üstüne dalgalar halinde yayıldı. Ayşe Hanım tekrar seslendi:
- Selin, uyan bir tanem. İşe geç kalacaksın.
Kalkmasını beklemeden oğullarının odasına geçti. Mışıl mışıl uyuyorlardı. Biri dizlerini karnına çekmiş ve yan dönmüş. Diğeri sırt üstü yatıyor, eli alnında. Sevgiyle gülümsüyor, "dünya yemişi," dediği oğullarına... Kapıdan sesleniyor:
- Mehmet ! Yalçın !
Hiç ses ve kımıltı yok. Yanlarına gidip üstlerini açıyor.
- Uyanın ! Okul vakti geldi. Akşam erken yatarsanız uykunuzu alır ve erken kalkarsınız. Çabuk kalkın bakayım.
Mehmet’ten ses geliyor.
- Ama anne... Uykum var daha. Beş dakika daha ne olur...
Odadan çıkıp mutfağa gidiyor.

Çayı demledi. Alışkın hareketlerle sofrayı hazırlamaya başladı. Beş dakika sonra her şey hazırdı. Yatak odasına geçti. Eşi uyanmıştı. Gardroptan giysileri çıkardı. Yatağın üzerine serdi. Biraz sonra eşi odaya girdi.
- Sabah-ı şerifler hayırlı olsun hanım.
- Hayırlı sabahlar bey.
Ahmet Bey’in gözü giysilerine ilişti. Memnuniyetle eşine döndü.
- Sağ olasın hanım. Sen olmasan ne yapardık biz, düşünemiyorum.
Ayşe Hanım mutlulukla gülümsedi.
- Sen de sağol bey. Allah seni başımızdan eksik etmesin.
Mutfağa döndü. Ekmekleri kızarttı. Evi taze çay ve kızarmış ekmek kokusu sarmıştı. Çoluk çocuk birer birer geldiler. Masaya oturdular. Alelacele yapılan bir kahvaltı. Birer birer evden çıkmalar ve arkalarından kapanan kapının sesi... Sofrayı topladı. Günlük işlere daldı. İşleri bittiği zaman saat on bir olmuştu.

Kendine bir kahve yaptı ve balkona çıktı oturdu. Evleri oldukça yüksek bir tepede, bir apartmanın onuncu katında, deniz manzaralı bir daireydi. Her gün işlerini bitirdiği zaman balkona çıkar, kahvesini yudumlardı. Deniz, gökyüzü, toprak, evler, ağaçlar ve insanlar... Karada belli bir devinimle akıp giden arabalar, denizde gemiler... Kudret sahibi büyük Allah’ım, nasılda özene bezene yaratmış her şeyi... Gökyüzü, deniz ve toprak, ona sonsuzluğu hatırlatıyor. Sonsuzluk ve doğa...

Ya zaman? Bazen bir asır kadar uzun, bazen bir an kadar kısa...
Geçip giden , ya da yitip giden zaman. Yerinde durmayan, durdurulamayan ve asla geri alınamayan zaman. Her şey ona zamanın akışını hatırlatıyordu. Rüzgârda savrulan yapraklar, tozlar. Denizde ilerleyen tekneler. Asfalt yollarda giden arabalar. Devamlı bir hareket, bir akış. Bir de bu akışa kendini bırakmış insanoğlu.
Günler ayları, aylar yılları kovalarken tükenen yaşamlar. Bir yalan dünya...
Biz insanlar misafiriz burada, bu güzellikler emaneten verilmiş bizlere...
Gözleri daldı. Bir hoştu bu gün... Neler düşünüyordu böyle. Hüzünlendi.
Kahvesini bitirdi. Mutfağa geçti, fincanını yıkadı. Üstünde bir ağırlık vardı. Ne kadar da yorgunum diye düşündü. Oturma odasına gitti, kanepeye uzandı. Gözleri kapandı. Bir zil sesiyle uyandı. Gözlerini açtı. Güneşin parlak ışıkları odayı doldurmuştu âdeta. Gözleri kamaştı. Yumdu, tekrar açtı gözlerini. Şaşkınlıktan büyüdü gözleri...
- Anne, anneciğim !...
Annesi karşısında duruyordu. Kaç yıldır rüyasında bile görmediği annesi. Ona bakıp gülümsüyor.
- Benim kızım...
- Nasıl girdin içeri? Kapı açık mıydı?
- Ah! Ben de neler saçmalıyorum. Gel, şöyle otur anneciğim. Seni ne kadar özledim bilemezsin.
Annesi karşı kanepeye oturdu. Ona sevgiyle bakıyordu şimdi. Tıpkı kendisinin çocuklarına baktığı gibi. Tıpkı her annenin yavrusuna baktığı gibi...
Annesi konuştu:
- Kızım bu dünya geçici mekânımız. İnsanlar burada misafirler. Senin misafirliğin bitti kızım. Bu bir davettir. Davete icabet etmemek olmaz.

Birdenbire her şeyi anladı. Göğsünde gitgide büyüyen bir ağrı vardı. Ölmüş annesi burada karşısındaydı. “Davete icabetten,” bahsediyordu. O anda, hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kızını, oğullarını düşündü. Onun artık burada olmamasına ne kadar üzüleceklerini düşündü. İyi ve kötü günleri...
İyi günler daha çoktu. Eşini düşündü. O iyi insan, anlardı. Ya yarım kalan işleri...
- Neden bu sabah onları sevdiğimi söylemedim sanki?
- Gelecek için yaptığım projeler... Ne kadar boşmuş.

Başını teslimiyetle önüne eğdi. Kalktı, masanın yanına gitti. Kalemi eline aldı ve bir kâğıda iri harflerle yazdı.
"Biz bu yerlerden gider olduk
Kalanlara selam olsun" .
Kalemini usulca elinden bıraktı.

Annesi onu bekliyordu. Küçük bir kız çocuğu gibi, elinden tuttu. Yavaşça akıp gittiler mekânın içinden. Akış, bütün hızıyla devam ediyordu. Ama artık, o yoktu...


İnci ARSLAN
09.10.2000



...Yorumlayın-Paylaşın...

Sevdiğim "Pablo Neruda" Şiirleri 2

Ağır Ölüm ... Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Çeviren: İsmail Aksoy
Çevirenin notu: Şiirin son tümcesini, Rimbaud’nun “A’laurore, armes d’une ardente patience nous entrerons aux splendid villes” (“Şafak kızıllığında, ateşli bir sabırla silâhlanmış olarak gireceğiz o muhteşem kentlere”) dizesinden esinlenerek yazmıştır Neruda.


Aşk

Bunca gün, ah, bunca gün
görmeyi seni böyle kırılgan, böyle yakın,
nasıl öderim, neyle öderim?

Uyandı kana susamış
ilkbaharı koruların,
çıkıyor tilkiler inlerinden
çiylerini içiyor yılanlar,
ve ben gidiyorum seninle yapraklarda
çamlar ve sessizlik arasında,
sorarak kendime nasıl, ne zaman
ödeyeceğim diye şu bahtımı

Bütün gördüklerim içinde
yalnız sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum uykudaki görüntünden

Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak, severek seni,
aşk tabiatımdır benim

Her ikindi daha da hoşuma gidiyorsun.

Nerde o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin
Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından uçan.

Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,
bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş kadar ölçüsüz.



Aşk Düşünceleri İçine mi Düşer

Aşk düşünceleri içine mi düşer

sönmüş volkanların?

Öç eylemi midir bir krater
yoksa yeryüzünün bir cezası mı?

Denize asla ulaşmayan ırmaklar
hangi yıldızlarla sürdürür konuşmayı?


Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy
Sorular Kitabı”ndan

...Yorumlayın-Paylaşın...
Related Posts with Thumbnails