İstanbul: "Yağmurlu"

07.04.2010: Bugün, İstanbul'a yağmur yağıyor sevgili günlük...

İki gün daha yağacakmış hava tahmin raporuna göre. Buram buram toprak kokuyor bahçeler... Bahçesi olanlar duyar bu kokuyu. Doğa uyanış içinde. Yağmur onlar için can suyu...


Ağaçlar renk renk çiçeklendi. Küçük küçük yapraklarını çıkarmaya başladılar. Mevsimlik çiçekler ekildi. Her tarafta laleler, sümbüller, menekşeler göze çarpıyor. Ben de balkonumdaki çiçeklerin toprağını kabarttım. Benim de saksıdaki menekşelerim ve begonyalarım açtılar.

Bugün güneş yüzünü göstermiyor sevgili günlük. Gökyüzü bulutlarla kaplı...
Rahmetli kayınvalidem şöyle derdi (eskilerden rivayet) : " Rüzgâr
lı havanın kuytusu / Yağmurlu havanın uykusu". Evet bu kasvetli hava insanın uykusunu getiriyor.

Kayınvaldemi kaybedeli bir yıl üç ay oluyor. Nur içinde yatsın. Zaman ne çabuk geçiyor, ya da "zamanın içinden geçip giden bizleriz," diye düşünüyorum.


Geçtiğimiz pazar Bağlarbaşı'ndaydım. Dört kız kardeş arabayla gidelim, Sabancı Öğretmen Evi'nde birer çay içelim, hava alalım dedik. Güneşli ve sıcak bir hava vardı. Arabayla yola çıktık. Ama güzergâhlar değişmiş. Beylerbeyi sapağını bulamadık ya da görmeden geçtik. Bir baktık ki Boğaziçi Köprüsü'ndeyiz .
Ortaköy'e gidelim dedik. Aman Allahım ne yoğun trafik... İğne atsan yere düşmeyecek. Aralarda hız tutkunu motosikletliler. Bisikletle yol bulmaya çalışan yeni yetmeler. Sıkıştık kaldık. Dur kalk, dur kalk. Yayalar halimize bakıp, gülüyorlar.


Kardeşim "Motor çok ısındı," dedi. Orada eğleşmeye boşverdik. Dönelim dedik. Araba kullanan kardeşim resmen strese girdi. "Bir daha pazar günü buralara gelmek mi, tövbe," dedi.
Neyse zorla, köprünün ayaklarının oradan geçtik Bebek'e doğru.. Etiler'e saptık. İkinci köprüden, K
avacık'tan Bağlarbaşı'na ulaştık. Saate baktık; tam üç saat geçmiş. Dışarda yemek yedik. Yemekler güzeldi neyse. Yorgunluğumuzu atıp Avcılar'a geri döndük.

Ya, işte böyle. "Köy kentim" benim. Gitgide yaşanmaz oluyorsun. Seni gezmekten yorgunum. Yine de sana vurgunum.

"Ah güzel İstanbul / Benim sevgili yârim".
Sevdiklerimden vazgeçemem, huyum bu...
...Yorumlayın-Paylaşın...

Sevdiğim "Aragon " Şiirleri

MUTLU AŞK YOKTUR

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan


ELSA'NIN GÖZLERİ


Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdaylar üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın kırılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar

Ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkarttım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Peru'mdur benim Golkond'um, Hindistan'ım

Kâinat paramparça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.


BIRAKIP GİTTİN BENİ


bırakıp gittin beni bütün kapılarda
bütün çöllerde tek başıma kodun
şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim
vardığım hiç bir yerde değildin

sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam
hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını
denizde dalgakırandan da boşluğunu bir günün
seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği

bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz
her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin
düşen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden

başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç
bana bakıp görmediğin için
ben yokken içini çektiğin için
ayağına düşen gölgene acıdın mı hiç sen


Louis Aragon

...Yorumlayın-Paylaşın...

Işık Çiçekleri

Gece, simsiyah kollarıyla güzel İstanbul'u bir pelerin gibi sararken, gök kubbedeki yıldızlar yeryüzüne dökülüp etrafa saçılmışlardı . Yedi tepe üzerine kurulmuş şehirde kümelenmiş durumda geceyi gözlüyorlardı... Koca şehirde tepeler, düzlükler ve denizler üzerine yayılmış ışıklar, gökyüzünün yeryüzündeki aksi gibiydiler...
Sonbaharın son güzel günleri yaşanırken, sıcak ve bulutsuz yaz gecelerinde görmeye alışık olduğumuz Samanyolu'nu anımsatıyorlardı...

Işıklara ilgi ile bakıyorum. Gözlerim kamera olsa ve ben onlarla zum yapsam, her ışık kümesinin çıktığı evde farklı sunumlar bulacağımı biliyorum. Düşünüyorum; bu aydınlık noktalarda şu anda yaşanan sevinçler, hüzünler, hayal kırıklıkları acılar ve coşkular olmalı...

Yüz yirmi kilometre hızla giden bir otomobildeyim. Şu anda Boğaziçi Köprüsü'nden geçiyor, Maltepe'ye doğru yol alıyoruz. Biz Avrupa kıtasından Asya kıtasına birkaç saniyede geçtik diye düşünüyorum. Yanımdaki adama bakıyorum. Profili çok ciddi görünüyor. Dikkatli gözleri yolda ve diğer araçlarda, elleri direksiyonda...
Bu geç saatte asfalt yolda otomobiller oldukça aralıklı ve uçar gibi seyrediyorlar. Biz de aynı şekilde gidiyoruz.

- Müzik dinlemek istiyorum!
- Hay hay hanımefendi...

Az sonra otomobilin içi enstrümantal bir müzikle doluyor. Gözlerim yolda, kulaklarım müzikte dikkatle dinliyorum. Türk motifleriyle işlenmiş, çok hoş bir müzik.
Gözlerim ışıklarda şimdi. Hızla geçip giden otomobiller, ışıklarıyla ateşböceklerine benziyorlar. Yüzlerce ateş böceği, âdeta bizimle yarışıyorlar.

Müziğin içinden bir ritim, kulağımdan beynime, beynimden gönlüme akıyor.
“Tam, tra ram tam, tam, tam”.
Bir darbuka sesi bu.
Sadece onu dinlemek ve hissetmek için gözlerimi yumup, usta bir elin izini sürüyorum…

Müzik beni alıp bambaşka bir zamana ve mekâna götürüyor. Neredeyim?

Bir saray burası… Duvarları aynalarla süslü, uzun direkli, ışıl ışıl bir salon. Gökkuşağının bütün renkleri ve onları taşıyan birbirinden güzel kadınlar… Giysileri, takıları, görünüşleri ne kadar farklı. Durup kendi üstüme bakıyorum.
Aman Allah’ım ! Onlardan bir farkım yok. Üzerimde bir saraylı giysisi...
Aynalarda kendimi arıyorum. Uzun saçları, dalga dalga omuzlarından aşağı dökülen güzel bir kız görüyorum. Karşılıklı gülümsüyoruz . Ama bu gülüş biraz gergin bir gülüş. Tedirginim ve heyecanla bekliyorum. Salonu dolduran müzik, aynı müzik.

Dikkatli gözlerim salonun bir köşesindeki çalgıcıları görüyor. Çaldıkları bu müzik ruhumu okşuyor, içimi kaynatıyor. Ritme uyarak olduğum yerde sallanırken, birden gözüme bir şey ilişiyor.

Sevdiğim adam karşıda, bir yığın genç kadının arasında yüksek arkalıklı bir koltukta oturuyor. Kadınlar ona gülümsüyorlar ve o da onlara gülümseyerek karşılık veriyor. Tek erkek, o burada ve salon onunla dopdolu âdeta.… Çünkü herkes ona bakıyor. Bir dansçı, ortada dans ediyor. Büyülü bir dans bu.
Genç adam müziğin ritmine uyarak kıvrılıp bükülen bu dansçıdan gözlerini ayırmıyor. Bir sevdiğime, bir dansçıya bakıp kahroluyorum. Kıskançlıkla, “Neden bana bakmıyor ve beni görmüyor?” diye düşünüyorum. İçim sızlıyor. Birden dans etme isteği duyuyorum. Salonun ortasına doğru yürüyorum ve ritme uyarak dansıma başlıyorum.

Öbür kadınlar bana öfkeyle bakıyorlar. Umurumda değil…Beden dilimle konuşuyorum. Sevgim gözlerimde, ellerimde, vücudumun her yerinde. Dönüyor dönüyorum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; bir çift gözün ağırlığını hissediyorum üzerimde. Başımı çevirip bakıyorum. Beni izliyor ilgiyle. Göz göze geliyoruz. Ama ters giden bir şeyler var. Bana bakıyor, sadece bakıyor. Gözlerinin ışığı sezilmiyor. Tanımadığı belli.

Eliyle yanındakilere işaret ediyor. Bir darbuka getiriyorlar. Genç adam darbukayı eline alıyor ve müziğe uygun ritim vuruyor. “Tam tam, tam tra tam tam, tam” Müziğin ritmine uyarak dansımı sürdürüyorum. Gözlerim ikimizden başkasını görmüyor. Bu kadar güzelin arasında, onu kazanmak için dansıma coşkuyla devam ediyorum.
Yoruldum ve kulaklarım uğulduyor.
Yavaşlıyorum. Bir an gözlerimi yumuyorum. Darbuka sesi çok yakınımda şimdi…
“Tam tra tam, tam…”

Gözlerimi açıp etrafıma bakıyorum. Hâlâ kaset teypte, çalıyor. Onun elleri direksiyonu bırakmış üstünde tempo tutuyor.

- Ne yapıyorsun? Direksiyonu tutsana.
- Tempo tutuyorum.
- Bu kaset…
- Beğendin mi?
- Çok beğendim. Adı nedir?
- "Harem".
Hayretle bağırıyorum:
- Harem mi?

Büyük bir şaşkınlığın içindeyim. Gülsem mi, ağlasam mı? Bu müzik beni bir hareme götürmüştü. Kendimi bir eğlence gecesinde ve oraya ait görmüştüm. O tantana, o ihtişam…
O kalabalık, güzel ve genç kadınlar. Kıskançlıklar, kinler…

Bunlar hayal miydi? Bir rüya mı görmüştüm yoksa? Ne olursa olsun rahatladım şimdi. Çünkü ne öyle bir zamanda, ne de öyle bir mekânda yaşamak isterim. Sevdiğimi onlarca kadınla paylaşamam ve günlerce görmek için bekleyemem. Asla yapamam bunu. Üstümden bir yük kalktı sanki, hafifledim. Harem kadınları… Acıdım onlara.

Sevdiğim adama döndüm. O benim yanımdaydı. Ve benimdi. Sevgimi gözlerime vererek ona gülümsedim. Yüzümün sevgiyle aydınlandığını ve çok güzel göründüğümü biliyorum. O da bana gülümsedi. Elimi, vitesi tutan elinin üzerine koydum, okşadım ve çektim. “Harem” hâlâ çalıyordu o egzotik havasıyla. Güzel bir kasetti.

Mutlulukla arkama dayandım. Gözlerim yolda, kulağımda o müzik...
Sağda solda ışık çiçekleri ya da ateş böcekleri...
Karanlığı ok gibi delerek ilerliyoruz.


"Işık Çiçekleri" İnci Arslan 19 03 2000
...Yorumlayın-Paylaşın...

Sevdiğim Şiirler - 5

ANTEPLİNİN AŞKI


Madem gönül taamdan girdin içeri
Eşikte durma gel beri
Ariş gibi sarsın kollarım seni
Aşkı öretecem saa

İlk defa bıldır göz göze geldik
Yamırda yaşta, sakomun altında
Az mı dolaşdık sennen
Zaman galbimdeki aşkını söndüremedi
Umutlar mahmilde aş gibi


Madem gönül taamdan girdin içeri
Eşikte durma gel beri

Seni çok sevdim, gendini güzel sandın
Edaları cilveleri birbirine gaddın
Ellam eller benim gibi sever sandın
İşte garidin gene baa galdın

Madem gönül taamdan girdin içeri
Eşikte durma gel beri


{Antepçe... Taa, Taga: Pencere. Eşik: Kapı girişi. Ariş: Asma ağacı. Saa: Sana. Yamır: Yağmur. Sako: Ceket. Sennen: Seninle. Galp: Kalp. Gendi: Kendi. Mahmil: Yemek saklanan dolap. Aş: Pilav. Gari: Yaşlı kadın.}



AŞK YAĞMURU DAMLALARINDAN
YALNIZ BİR TANESİ


Acı bir gündü
Hayatın derinliklerine gömülü
Bir telefon sesiyle
irkildi bedenim kan-ter içinde
Sesin batık kentlerimin güneşi
İçimde yanan volkan
Sevdaların en güzeli...

Seninle gezdim düşlediğim kentleri
Venedik sokaklarını


Gondollarla dolaştık seninle
Yitik umutlarımızı topladık
Her ülkenin çiçekli baharlarında

Gözlerini gözlerime kilitle
Anahtarını okyanuslara at


Zaman dursun istediği limanda
Yaşamın kıvrımlı yollarında
Eriyip gitmeden
Şimşek hızıyla koş bana
Beyaz gelinlik içinde gülümse
Bil ki
Sularda aksimiz de kalmayacak



BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ


Milyonlarca yıl öteden
Sana sevgimle geldim
Tut ellerimi çıkalım göklere
Sevgi çemberinde birlikte
Dolaşalım seninle
Hayaldi dünlerim hayal
Bak ne güzel çalıyor şarkımız
Hadi uzat ellerini
Sonsuzluk uzak ve derin
Kaybolmak yok artık
Bir varmış bir yokmuş desinler


GÖZLERİNİ YÜKLENDİM


Gözlerini yüklendim
Damlalar düşüp
Bakışlar kururken
Bulutlarla yolculuk ettim
Kırmızı bir gülün ardında geçti
Tebessüm süsü gözler
Bilmezdim gurbet akşamlarının
Bu denli soğuk olduğunu
Bakışlarından
Ümitler doldurmasaydım
Şimdi yaşar mıydım kimbilir
Bir yanım uçurum
Bir yanım deniz
Gözlerini, gözlerimde
Nasıl taşıdım kim bilir


TOMURCUK


Beklemek seni,
Uçsuz bucaksız umutsuz
Bir yitik zaman diliminde beklemek.
Gün görmemiş tomurcuk üstüne yeminim
Gül kızıllığında kanar yüreğim
Ölümüm geçer aklımdan
Hayalin durur gözlerime
Ve ben yine dona kalırım.
Sevdan üstüne...
Sevdan üstüne yeminim var
Sevdan üstüne umutlarım
Bana hayat sunan sevdan...


AŞKA DAİR


Duyabilmek seni
Gözlerini görmeden
Ellerini tutmadan
Görebilmek seni.

İşte ben böyle yaptım
Bana şiir yazdıracak kadar
Hayaline web açacak kadar
Sevmişim seni.

Ben artık seni duyabiliyor
Ellerini tutabiliyorum
Biliyor musun şimdi neredesin?
İçimde yaşayan bir hayalsin.


M. Fatih Öztemir


...Yorumlayın-Paylaşın...

Sevdiğim "Ümit Yaşar Oğuzcan" Şiirleri - 2

DAĞ RÜZGÂRI

Kaderde senden ayrı düşmek de varmış
Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..
Seni tanımadan
Hele seni böyle deli divane sevmeden
Yalnızlık güzeldir diyordum
Al başını, kaç bu şehirden
Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
Rüzgârın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
Git gidebildiğin yere git diyordum
Oysa ki, senden kaçılmazmış
Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.
Bilmiyordum.

Yine de dayanmaya çalışıyorum işte
Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
Rüzgâr güzel bir koku getirmişse
Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
Yaşamak seninle bir başka zamanı
Bir başka zamanda seni yaşamak
Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen
İster uzaklarda ol
İster yanı başımda dur
Sen ol yeter ki bu zaman içinde
Ben olmasam da olur
Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
Bitmiyorsun
Çaresizliğim gün gibi aşikâr
Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
İnceliğin ışık, yüzüme vuran
Sen güneş kadar sıcak
Tabiat kadar gerçek
Sen bahçelerde çiçekler açtıran
Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
Sen, o tek sevgi içimde
Sen görebildiğim tek aydınlık

Bir nefeste benim için al
Havasızlıktan öldürme beni
Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
Susadım diyorsam
Bir yudum su içmelisin
Ben yorulduysam sen uyumalısın
Ellerim sevilmek istiyor
Saçlarım okşanmak istiyor
Dudaklarım öpülmek istiyor
Anlamalısın.

Ağaçların yeşili kalmadı
Gökyüzünün mavisi yok
Bu dağlar o dağlar değil
Rüzgârında kekik kokusu yok
Kim bu çaresiz adam
Bu kan çanağı gözler kimin
Kaç gecedir uykusu yok
Gündüzü yok
Gecesi yok
Yok
Yok
Anladım
Sensiz yaşanmaz bu dünyada
İmkânı yok.


ACILAR DENİZİ

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını
Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını
Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana, herkes içime dökmüş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgâr çıksa, alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...


KUM

Sen kum nedir bilmezsin
Deniz görmedin ki.
Yum gözlerini, zamanı düşün,
Deniz bir gözünde
Kum bir gözündedir.

Sen taş nedir bilmezsin
Dağa çıkmadın ki
Yürü ufuklara doğru,
Dağ bir ayağında
Taş bir ayağındadır.

Sen kül nedir bilmezsin
Ateş yakmadın ki,
Uzat ellerini gökyüzüne,
Ateş bir elinde
Kül bir elindedir.

Sen kan nedir bilmezsin
Ölmedin, öldürmedin ki,
Yat toprağa boylu boyunca
Ölüm bir yanında
Kan bir yanındadır.

Sen aşk nedir bilmezsin
Beni sevmedin ki
Ağla, ağlayabildiğin kadar
Bütün güzellikler sende
Aşk bendedir.


İNSAN BİR KERE ÖLÜR

Her bulunduğum yerde yitiriyorum seni
Yanı başımda olduğun oluyor kimi gün
Ya da ben oluyorum sessizce gözlerinde
Bir yaprak kımıldıyor hafiften
Bu sessizlik bir kasırga başlangıcı
Kükremeye hazırlanışı denizin
Bu, aslanların sarı, vahşi gözlerindeki ölüm parıltısı

Bu bir yerde erimek
Apansız yok olmak belki de
Ve sonra susmak, susmak yüzyıllar boyu

Beni unuttuğun bir uzak çizgide
Tuvale sürdüğüm boya değil artık
Kırmızı kan rengidir gözlerimin

En karadan daha kara yok
Oysa en beyazdın sen gecelerimde
O bana en yakın renkti tüy gibi

Buram buram sıcaklığını çizerdim duvarlara
Kokun bir tuhaftı çocuksu
Sonra katmerli bir gül gibiydi baygın
Gecenin en koyulaştığı o yerde
Düşerdi ellerime darmadağın.

Öten bir ishak kuşudur şimdi
Haber getirir ölümlerden, dinle
Yaşamak bir manga asker karşımda
Ateş etmeyin diyorum

Bir diyeceğim var
Gözlerimi bağlamayın
Son defa görmek istiyorum insanı
Göğü, güneşi, denizleri

Ve bu son ölümün olsun diyorum
Bir daha öldürmeyin beni.

Kibritim ıslak
Sigaram yanmıyor
Ne olur bir ateş verin

Bu ilk aldanışım değil
Bu ilk sönüşü değil umutlarımın
Ben bu denizin son kıyısıyım.

Bir cam kırıldı uzakta
Ta uzakta, içimde bir cam kırıldı

Bütün şiirlerim anlamsız şimdi
Resimler renksiz, şarkılar ruhsuz
Hiç bir şey artık avutamaz beni

Bakın, bir çağ devriliyor içimde sersefil
Son şair de kırdı son kelemini

İlk meşaleyi kim yaktı bu karanlıkta
Kimdi aydınlatan benim zindan gözlerimi

Sevilmek mi
O son artığı en ilkel çağların
Bir mağara duvarındaki en eski resim

Ya sevmek
Hiç sönmeden bir ömür boyu
O en güzel huy benimsediğim

Yıkıldıkça tutunduğum dal bu boşlukta
O en insancıl gerçeğim benim

Ben hep böyle yüzyıllar boyu sevdim
Çağlar boyu

Kopkoyu bir geceydi yaşadığım sevince
Ellerimi arardım, bulamazdım çoğu gün
Bir saklayan vardı beni
Bir tutan vardı

Sana yaklaşamazdım
Anlayamadığım korkular vardı içimde
Hep böyle seninle sensiz kalırdım ben
Bir kıvılcım sönerken
Bir yanardağ patlardı içimde.

Ko şimdi ben yalnız öleyim
Vur ellerimi ekmeğimi al

Tiksinir beni kim görse sensiz
Utanır yalnızlığım bana baktıkça
Aynalar mı
Hani nerdeler?

Kimbilir kaç yüzyıl oldu kendimi görmeyeli
Adım mı neydi
Besbelli unutmuşum

Hadi vur
Hadi öldür

Kurtar beni ezilmekten çürümekten
Hadi gel, açtım kollarımı

Bir zaman
Ölmeye vaktim mi vardı seni sevmekten

Sen büyüyen bir sessizliktin içimde
Beni ben eden en duru ırmaktın
En güzeliydin mozaiklerin
Seninle maviydi gökyüzüm
Çiçeklerim sende yeşerirdi

Sen bambaşka bir evren yaratırdın
Sularımdan güneşimden rüzgârımdan

Bak! Nasıl da her şey değişiverdi apansız
Şimdi bu karanlıklarda yapayalnız

Mavi mavi bir resim ağlar duvarlarımdan
Ben bir tohumum
Al beni toprağa ek yeniden

Neredesin hani ne oldun
Antik bir kadın başı mıydın
Yoksa bir deniz miydin eskiden

Yosunların kurudu mu öldü mü balıkların
Hani bir Nefertiti yaşamıştı eski Mısır'da
Yoksa o muydun sen?

Hadi, anlat bana neydin
Belki de uzak belirsiz bir noktaydın sen
Öyküme girmeseydin

İnsan bir kere ölür
Her gün ölen umutlarımızdır içimizdeki
Paramparça olmuş sevgilerdir

Her aldanış
Yeni bir aldanışa hazırlar bizi

Zamanla renkler değişir
Donuklaşır anılar

Silinir üstümüzden
Güzel olan ne varsa

Görür içindeki bütün hayallerin olduğunu
İnsan yaşarsa.

Ve bir gün insan da ölür
Çimen gibi yaprak gibi
Sarsılır yeryüzü yerinden
Devrilen koca bir ağaçtır sanki

Durur atışları yorgun kalbimizin
El, ayak kesilir
Göz ölür, dudak ölür, kan ölür
Susar ta içimizde
Yıllardır çalan çalgı

Bütün teller ses vermez olur
Acılar diner
Ve bir gün biter bu çirkin oyun
Perde iner...


Ümit Yaşar Oğuzcan
...Yorumlayın-Paylaşın...

Atillâ İlhan'dan 2 Şiir

Kız kardeşimin, en sevdiği Atillâ İlhan şiiri... Daha önce yazamadığım için, bu şiire özel sayfa ayırdım. Çok güzel bir şiir... Teşekkürler kardeşim.

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım

Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım

Çöp gibi bir oğlan, ipince

Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım


Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım

Atillâ İlhan

İlhan'ın bu "Üçüncü Şahsın Şiiri", bu sayfada bir başına kalmasın istedim. Aşağıdaki şiiri de, benden olsun, bu sayfaya....

BÖYLE BİR SEVMEK

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bir akşam korkudan gözleri sislenir.

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala ara sıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir


Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir

Yalnızlıklarımda elimden tuttular
Uzak fısıltıları içimi ürpertir
Sanki gökyüzünde bir buluttular
Nereye kayboldular şimdi kimbilir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir.

Atillâ İlhan

...Yorumlayın-Paylaşın...

Sevdiğim Şiirler - 4

MİHRİBAN

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışsın, çözülmüyor mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yâr, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

Önce naz, sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut cizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım karabahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban

Abdurrahim Karakoç

MİHRİBAN
(UNUTURSUN)

“Unutmak kolay mı?” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep,
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce.
Ha işte tıpkı öylece,
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.

Abdurrahim Karakoç


MONA ROZA

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr
Işıksız ruhumu sallar da durur

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat on ikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller

Sezai Karakoç


VE MONNA ROSA

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakâr balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgâra,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara.

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkâr toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü.

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;
Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da Monna Rosa, taş bebeği bıraktık.
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi.
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakâr balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgâra,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara.

Sezai Karakoç

...Yorumlayın-Paylaşın...
Related Posts with Thumbnails